3 Ekim 2013 Perşembe

Baslangic






















Bu başlık yandaki “Buyrun Benim”in altına da konabilir aslında ama herkese hoş geldin demek için ilk kaydın bu olmasını tercih ediyorum sanırım..

Ortalama gibi bir faniden farkım yok. Normal bir aile, mantıklı ise hayır denmeden gerçekleştirilen maddi istekler, averaj okul yılları, bir kışlık bir yazlık, arka koltuktan başlayan, öne doğru devam eden arabalı gezmeler, yurtdışı gezileri, güzel bir sosyal hayat, zıplayan bir topu çembere atmakla geçen uzun yıllar, mutlaka karşı cinse ilgi duyan bir libido (bknz. ortalama :-))..

Hayatın içinde jedi olma denemeleri ama sürece yenilip dark side’a geçme ve “kurumsal” firmalarda çalışma. Yavaş yavaş yükselip erken yaşta “al şurayı” yönet denmesi. Sanırım buraya kadar her şey “ideal” şekilde ilerliyor.

Ancak yıllardır düzen içinde alttan alttan yaşanan mutsuzluk, İstanbul gibi bir kahpe ile birleşince fark ediliyor ki (dank ediyor ki) bu adam mutsuz. Unvanlar, maaş artışları, arabalar telefonlar bir şey ifade etmemeye başlıyor (deli mi ne diyorsunuz muhtemelen).

Sabahları uyanmak istememesi dışında, gelecek ve istedikleri konusunda umutsuz.. İş yerinde komik şeyler için tartışmaktan, maddi değerler için stres yaratılmasından, kravatlı ciddiyetlerden, kalıbına ve koltuğuna bağdaşmayan utanmazlardan, ne idüğü belirsiz koşturmacalardan, direksiyonda geçen saatlerden, başarılı bir toplantı, karlı bir satıştan sonra manevi olarak tatmin olamadan yastığa uzanan kafasından yorgun..

Artık fark ediyor ki adının sonuna “bey” gelmesini istemiyor. Kendisi gibi, gönlünden geçtiği gibi davranmasını engelleyen bir hapishane o unvanlar. Astlar, üstler istemiyor. Karşısındakiler de kendisi kadar gerçek olsun peşinde. Tıpkı başkalarını kendisi için düşünebileceği gibi o da karşısındakini sevmeyebilir, beğenmeyebilir, istemeyebilir ama maskelerle konuşmak, sevişmek, tartışmak, uyanmak istemiyor.

Galiba o yüzden işini gücünü, hayatını, ailesini, dostlarını, kaltağını (kedidir kedi), bırakıp denemeye gidiyor, yukarıdakilerden farklı bir şey var mı hayatta görmeye diye. Çok geç olmadan görmeye. Galiba en çok henüz bir kadını, evladı, hastalığı yokken, kaybedecek şeyleri azken, neredeyse sadece kendisine karşı sorumluyken..

Az yemeyi, az harcamayı umuyor. “Mutluluk ne kadar çok şeye sahip olduğun değil, ne kadar az şeye ihtiyacın olduğudur” satırlarını okuduğundan beri belki de ilk kez tam bunu başarmaya çalışacak. Nefs denen terbiyesiz biz kazandıkça aynı oranda harcamaya başlıyor çünkü. İş hayatının başındaki rakamlarla ev geçindirebilirken, aradan geçen yıllar o rakamları katlasa da, aynı oranda biriktirmemenin başka izahı yok (ya da ben çok salağım)..

Hayat da yardımcı oldu sanırım bu hayallere. Gönülsüz iş bakınmaları başarısız oldu. Ev kiraya çok hızlı ve olabilecek en iyi senaryo ile verildi.. kedi yabancıya gitmedi.. dostlar ve aile bazı kritik ekipmanlara sponsor oldu. Doğru zamanda doğru insanla (Sinan ve Pırıl) ile tanışıldı. Onlarsız hiçbir şey bu kadar kolay ve sağlıklı ilerleyemezdi sanırım.. Bu iki güzel insanla (seyyahhane.com) tanışmama nasılsa tam zamanında vesile olan ve yıllardır görmediğim bir başka dost yolların kesişmesini sağladı. Her şey birbirine garip yollarla bağlı, kendini  biraz oyundan uzaklaştırıp manzaraya baktığında daha iyi anlıyor insan..   Ve bu biraz daha güvenli hissettiriyor uçağa binmeden önce..


4 ekim 21:45. Türk hava yolları ile Nepal’e uçuş.. Yeni bir hayat, yeni bir serüven, yeni bir farkındalık yolculuğu.. Sanırım  hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.. 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder